Aylak Adam - Yusuf Atılgan


Kitabın Adı: Aylak Adam
Yazar: Yusuf Atılgan
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Tarihi: Ocak 2013 (30. baskı)
Sayfa Sayısı: 155
Yusuf Atılgan çok enteresan bir yazar. Zaten bunu hayat öyküsüne baktığınızda da görebiliyorsunuz. Her şeyi bırakıp uzunca bir süre çiftçilik yapmış, ilerleyen yaşında tekrar şehir hayatına dönmüş. İlk kitabı olan Aylak Adam’ı 38 yaşında iken yazmış. Nicelik bakımından oldukça az sayıda eser bırakmasına rağmen, bunların niteliği o kadar doludur ki, yazar modern Türk edebiyatının öncülerinden olarak anılmaktadır. 

Kitaba gelecek olursak, Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” cümlesi ile başlıyor kitap. Ne kadar umut dolu bir cümle olsa da bu, aylak adamın "o"nu arayışının imkansız öyküsünü dinliyoruz Yusuf Atılgan'dan. Aylak Adam kitabın adından da anlaşılacağı üzere hayatını aylaklık yaparak geçiren bir adamın hikayesini anlatmaktadır. Atılgan, kitabın başkahramanından “C” olarak bahsediyor. Bir adı bile yok, yalnız “C”. Kimileri karakterin çok gizemli olmasından Atılgan'ın ondan "C" olarak bahsettiğini düşünse de ben daha çok "C"nin oturmuş bir kimliğinin olmaması yüzünden, onun bu eksikliğini vurgulamak için bu şekilde aktardığını düşünüyorum.  


Kitap 4 mevsim, 4 bölüm olarak yazılmış. Her bölümde C’nin o mevsim yaşadıklarına şahit oluyoruz. Bir nevi C’nin bir yılında ona eşlik ediyoruz. Kısaca C’den bahsedecek olursak; C, annesini bir yaşında iken kaybetmiş teyzesini anne yerine koymuş bir adam. Babası ve teyzesi ile birlikte bir çocukluk geçirmiş. ancak pek güzel anıları yok bu zamana dair. Teyzesine olan aşırı düşkünlüğü ve babasına beslediği kin kitabın tamamına yayılmış durumda. Her ne kadar "ben babam değilim, babama benzemiyorum" diye sürekli tepki verse de, babası ile olan benzerliklere şahit oluyoruz. Ancak aylak adamı da aylak yapan babasıdır. Babasından kalan gayrimenkullerin kirası ile çalışmadan aylaklık ederek hayatına devam eder, ama kendini "zengin" değil "paralı" olarak görür ve bu ikisinin birbirinden çok farklı olduğunun altını çizer. Gününü kahvelerde, lokantalarda, sinemalarda, ressam arkadaşlarının atölyelerinde takılarak geçirir ve sürekli "o"nu arar, iki kişilik bir toplum kuracağı hayatının aşkını. Sokak sokak onu arar; yollarda, tramvaylarda, sinemalarda.. C'nin hayatına eşlik ettiğimiz bu bir yıl içerisinde C'nin başından geçen iki aşk hikayesine şahit oluyoruz. 


Birincisi Güler ile yaşadığı aşk. Güler üniversite öğrencisidir ve C ondan "Süssüz Güler" olarak bahsetmektedir. Ben C ile Güler arasında olanları aşk olarak nitelendirmiyorum aslında, kitabı okuyanların bileceği gibi C o gün Güler'in değil de B'nin peşinden gitseydi, Güler sadece bir yan karakter kalacaktı. C'nin 2 kişilik bir toplum kurma arzusuna karşılık Güler aile kavramından bahsedince, C ile aralarında yavaştan kopukluklar başlar. 


İkincisi ise C ile Ayşe'nin aşkı. C ile Ayşe 6 ay ara ile ikinci defa bir araya gelirler ve ikinci defa yaşadıkları ilişki detaylı olarak anlatılır. Ve açıkçası ikisi arasında yaşananlar ya da yaşanamayanlar sizi bilmem ama benim içimde kaldı. Uyumlu olabileceklerini düşünüyordum ama Aylak Adam bu, sağı solu belli olmuyor işte... 


Kitap “Sustu, konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” cümlesi ile bitiyor ki, bu da kitabın ilk cümlesinden gelen umudun yerini nasıl imkansızlığa bıraktığını bizlere aktarıyor. Kitabı okurken farklı bir keyif aldım ben, kitapta aylak adamın umutsuz bir şekilde aşka kavuşamayışından çok, Yusuf Atılgan'ın C ve C üzerinden yaptığı toplumsal analizler benim daha ilgimi çekti. Bu yüzden kitaptan bazı alıntılar yapmak, bazıları üzerine de bir iki cümle yazmak istiyorum. 


"Simit yiyerek yürüyor. Tek tük geçenler dönüp ona bakıyorlar. "Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır. Bütün yasaklar gibi bunun da bir kaçamak yolu yok mu? Simidi kır, cebine sok. Tek elinle bir lokma koparıp, kimseye sezdirmeden ağzına at. Ama, ben dişlerim sağlamken ısıracağım." " Nasıl da şekilci bir toplumuz değil mi? O zaman da öyleymiş, şimdi de öyleyiz. Yusuf Atılgan bu ince ama güzel detayı ne de güzel aktarmış bizlere. 


C, kitabın bir yerinde  bir süre gözlemlediği "İki Öksüzler Sokağı"ndan bahsederken oradaki insanları şu şekilde anlatıyor; "Ben 'Eli Paketliler' sokağı diyorum. Komşusunun saygısını yitireceğinden başka sıkıntısı olmayanlar  yaşar burda." Bu cümlede bir aşağılama sözkonusu. Eli Paketliler olarak bahsedilen kesim ekonomik olarak orta ve orta-üst sınıf kitle. Yusuf Atılgan maddi anlamda hiçbir problemi olamayan C üzerinden bu kitleye mensup insanların ekonomik statüleri dışında bir değere sahip olmadıklarından bahsediyor. Hatta Atılgan bir başka bölümde onlar için şu cümleleri de sarfetmiş; "Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok." 


Kitaba Puanım 4/5

"O sabah kahveci çayını ona sormadan getirdi. Demek müşteri olmak için altı gün yetiyordu. Yemek yediği lokantalarda garson, "-Ali Bey'in çorbası!" "-Ver Ahmet Bey'in bayıldısını." diye bağırdıkça şaşardı. İnsanları hep aynı yere çeken neydi? Kahveciye kızdı. Onda müşteri olacak surat var mıydı? Bir daha buraya gelmeyecekti."  


''Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona bir şeyler yapmış. salt karını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş-on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleri ile onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar... Bunlardan kurtulmanın yolunu biliyorum. kocaman sinemalar yapmalı, bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunları. iyi bir film görsünler. sokağa hep birden çıksınlar...'' 


''Tutamak sorunu dedim. İnsanın bir tutamağı olmalı. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi,en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü farketmez.  Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı.  Herkesin, "-Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!" 


''Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken bir sigara küllüğü yoktu..kadınlar da böyleydi. dünyada gereğinden çok kadın vardı ama yalnız bir teki yoktu.''  "Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor." Bu düşünceyi ben de pek çok kereler düşünmüşümdür. İnsanın kendi iradesi dışında hayatta kabul etmek zorunda olduğu ilk şey ismidir. Seçme hakkımız olsaydı ne olurdu diye sormuşumdur kendime hep. Kendi irademiz dışında edindiğimiz ama bir o kadar da benimsediğimiz / benimsediğimizi zannettiğimiz ilk olgu, adımız.  


"İnsanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba? Futbol maçı hastalarınınkini anlıyordu. "Ya ötekiler? Binlerce gazete satılıyor bu şehirde. Örneğin şu yaşlı adam! Yoksa FATİH'TE İKİ EV YANDI başlığını görüp 'İyi, Benim orada evim yok,' diye düşünebilmek rahatlığı için mi okur? BİR ADAM KARISINI ÖLDÜRDÜ. 'İyi etmiş. Kim bilir ne namussuzdu.' ÇİN'DE İSYAN. 'Beter olsunlar, kırsınlar birbirlerini. Bize dokunmasınlar da!..' Bu 'biz' dediği daha çok 'ben' değil mi? 'Ben, benim, bana, beni!' Herkes 'Ben'. " 


"— Kuyara ile Adako, dedi.
— Ne o? Bir ilkçağ trajedisinin adı mı? Paleti bırakıp gittim yanına oturdum.
— Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi.' Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış ra hatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksi ne tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar." Burada C'nin kendini ve hissettiklerini çok güzel özetlediğini düşünüyorum. 

Kitap hakkında söylemek istediğim son nokta ise, ben kitabı okurken tarz ve konu olarak Albert Camus romanlarındaki tadı aldım. Benim gibi düşünen var mı bu konuda? 


Keyifli okumalar!

Sitting Panda
Google Plus'ta Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder