İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali


Kitabın Adı: İçimizdeki Şeytan
Yazar: Sabahattin Ali
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Basım Tarihi: 2014 (32. basım)
Sayfa Sayısı: 254

"..fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün... Fakat içimde öyle bir şeytan var ki...Bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş... Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız..."

Sabahattin Ali hepimizin içinde varolan şeytanı bu sözlerle tanımlamış. Herkesin kalbinde, ruhunda bulunan şeytanı. Bir de eklemesi var;


"..İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var... Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor... Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur..." 


Hakkında çok şey duysam/okusam da Sabahattin Ali'nin okuduğum ilk romanı oldu İçimizdeki Şeytan. Ortada bir aşk hikayesi var gibi görünse de aslında insana iç hesaplaşma yaptıran bir roman. Bu açıdan benim için oldukça etkileyici oldu. Sadece hikayeyi okumakla kalmayıp her bir cümlenin üzerinde derin derin düşünmeyi gerektiriyor. Sabahattin Ali'nin müthiş gözlem yeteneği kitapta kendisini fazlasıyla göstermekte, zira bir karakterin iç dünyasını, kafasında olup biteni ancak bu kadar güzel aktarabilir bir insan. Mükemmel bir psikolojik analiz!

Kitabın konusuna gelirsek. Kitapta temel olarak 3 karakterimiz var, Ömer, Macide ve Bedri. Macide Balıkesir'de büyümüş, sıradan bir hayat süren bir genç kız. İnsan ilişkilerinde zayıf, içine kapanık. ancak bir yeteneği var ki, müzik öğretmeninin ailesini ikna edip erken yaşta evlendirilmek yerine okula gitmesine olanak sağlamış. Macide çok güzel piyano çalıyor. Okuldaki müzik öğretmeni Bedri ile aralarında kendilerine dahi itiraf edemedikleri bir çekim var. Bedri'nin okuldan ayrılıp İstanbul'da ailesinin yanında kalmaya başlamasıyla aralarındaki iletişim kopuyor. Bir süre sonra Macide'nin İstanbul'daki akrabası Emine Hanım Macide'yi yanına alıp orada konservatuvara devam etmesini sağlıyor. İşte Ömer ve Macide'nin yolları burada kesişiyor.

Ömer felsefe öğrencisi ve Macide'nin uzaktan akrabası. Ancak ilk görüşte Macide'ye aşık oluyor. Bir kaç gün içerisinde Macide'ye olan aşkını itiraf ediyor ve ikili çok hızlı ilerleyen bir ilişkiye adım atıyor. Kısa süre sonra Macide bir takım sorunlardan ötürü Emine Hanım'ların evinden ayrılıyor ve Ömer ile yaşamaya başlıyor. İşte o andan itibaren Macide Ömer'in karışık iç dünyası ile savaş vermeye başlıyor. Ömer biraz karışık bir karakter. Macide ile bir araya gelene kadar günü idare ederek yaşamış, ancak Macide'den sonra sorumlulukları olduğunu fark etse de "içimdeki şeytan" olarak nitelendirdiği karakterine karşı koyamayan biri. Yapamadığı her olay için suçu içindeki şeytana atıyor. Bu da zaman içerisinde Macide'nin ondan uzaklaşmasına neden oluyor. Kitabın konusundan ziyade Ömer'in kendi iç dünyasında yaptığı yolculuklar sırasında düşündükleri, Sabahattin Ali'nin bireyden yola çıkarak yaptığı toplumsal analizler muhteşem.

Okunması gereken kitaplar listenize eklemenizi şiddetle tavsiye ediyorum, yalnız sayfa sayısının az olmasına aldanıp, kitabı okumayı aceleye getirmeyin. Çünkü okurken oturup üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap İçimizdeki Şeytan.

Kitaba Puanım 5/5

"Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gideyim, kendi yaşamamız için... Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun!" Syf: 45

"..fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyo-rum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün... Fakat içimde öyle bir şey-tan var ki... bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş... Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız..." Syf: 47

"Onu ben çocukluğumdan,
İlk rüyalardan tanırım.
Yalnız yürüdüğüm zaman
Odur arkamdaki adım.
Onun korkusu, içimde
Ürkek bir dünya yaratan..."  Syf: 51

"Asıl sebep ve illetlere varabilseniz göreceksiniz ki en zayıf tarafımız dışımızdadır. Gözümüzü kör eden yedi renktir, kulağımızı sağır eden sesler, ağzımızı paslandıran yediklerimiz, kalbimizi önce coşturup sonra durduran sonsuz koşmalarımızdır. Yüksek insan dışına değil, içine kıymet verendir." Syf: 51

"Dört sene evvel ölen kendi babasını hatırladı. İstanbul’da leyli mekteplerde geçen ömrü, babasını adamakıllı tanımasına mâni olmuştu. Ona aydan aya para yollayan ve tatillerde evine gidilen biri nazarıyla bakmaya alıştığı halde ölüm haberi kendisini adamakıllı sarsmıştı, insan oturduğu odanın duvarlarından biri yok oluvermiş gibi bir noksanlık, bir çıplaklık duyuyor, bir gün evveline kadar kolumuz, bacağımız gibi pek tabii surette mevcut olan bir şeyin birdenbire hiç olmasına inanmak istemiyordu." Syf: 55

"İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer... Ne olursa olsun..." Syf: 61

"Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kâinatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de için-de getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim?" Syf: 

"Bilhassa kızlara, o zamana kadar görmediği garip mahluklar gibi bakıyordu. Suni boyalı ve suni kıvırcık saçlarını bir taraftan bir tarafa fırlatmak için başlarını suni şekilde ve hızla çeviren, suni kırmızı dudaklarını büzerek enteresan olmak ve üçüncü sınıf film yıldızlarına benzemek isteyen, buna rağmen ne kadar biçare oldukları, tesadüfen rol yapmadıkları her anda derhal görünüveren bu kızcağızlara karşı içinde samimi bir tecessüs duyuyordu. Bir insanın nasıl olup da kendini bu kadar inkâr edebileceğini anlamıyordu." Syf: 80

"Bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır... Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz... Hepimizi İstanbul’a bağlayan sadece bu... Burada insan, kafasını zerre kadar işletmeden, mütefekkir bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını da inandırmak imkânına malik... Bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret!.." Syf: 136

nsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek, beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır." Syf: 200

"İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var... Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor... Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur..." Syf: 249

"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimiz-deki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... içimizde şeytan yok... içimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." Syf: 249

"Bir gün, belki on sene oluyor, bir hocam bana: ‘Zekânı mirasyedi gibi harcıyorsun!’ demişti. Doğru... Zekâmı har vurup harman sa-vurdum ve nihayet iflas ettim... Hiçbir şeyim kalmadı... Ben zekâyı radyum gibi bitip tükenmez bir cevher sanıyordum... Onun insan eliyle yetişip gelişen bir şey olduğunu düşünmüyordum... Adam olmak değil, enteresan olmak; bir şey yapmak değil, bir şey yapanlara istihfafla bakacak bir yere çıkmak istiyordum... Halbuki bugün sonsuz zaman ve mesafenin içinde ben neyim? Bir solu-candan, bir ayrık kökünden daha ehemmiyetsiz, daha değersiz, daha lüzumsuz bir mahlukum..." Syf: 251

Sitting Panda



Google Plus'ta Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder