Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar


Kitabın Adı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
Yayınevi: DergahYayınları
Basım Tarihi: 2014 (23. Baskı)
Sayfa Sayısı: 395

"Saatin kendisi mekan, yürüyüsü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!”
Öncelikle belirtmek isterim ki kitabın dili ağır. İçerdiği eski Türkçe kelimelerden ötürü muhakkak sözlük eşliğinde okunması gerekiyor. Konu itibariyle de okumuş olmak için okunmayacak türde bir roman. Bu yüzden bitirmem biraz vakit aldı ama kitaptan fazlasıyla keyif aldım. Hatta kendi açımdan Türk Edebiyat Tarihi'nde benim için en ilginç karakter olarak nitelendirebileceğim Hayri İrdal ile tanıştım.

Kısaca konusundan bahsedip, sonrasında da biraz romanı irdeleyelim istiyorum. Baş kahramanımız Hayri İrdal. Hayri İrdal'ın hayatı, Halit Ayarcı ile tanışmasından öncesi ve sonrası olarak iki kısımda aktarılmış. Hikaye, Hayri'nin çocukluğu ile başlar. Babası ile pek de sağlıklı olmayan ilişkisi, saatlere nasıl merak saldığının hikayesi, evlerinde bulunan saatler ve özellikle hayatında geniş yer tutan Mübarek isimli saat. Kitapta Mübarek'in hikayesine de ayrıca yer verilmiş tabi ben konuyu bu kadar derin anlatıp kitabı okumamış olanlara haksızlık etmek de istemem :) 

Hayri İrdal küçük yaşta vaktinin çoğunu Nuri Efendi'nin muvakkithanesinde (büyük camilerin yanında bulunan ve güneşin hareketlerine göre namaz vakitlerinin ayarlandığı oda) geçirir. Nuri Efendi öldüğünde ise, Asım Efendi'nin yanında çalışmaya başlar. Ancak başına gelen bir olay sonucu buradan kovulur. Daha sonra farklı işlerde çalışıp evlenip çocuk sahibi olsa bile Hayri İrdal hayatını bir türlü yoluna koyamaz. Bu sırada boşboğazlılığından kaynaklı başı belaya girer ve uzunca bir süre aklı dengesinin bozuk olduğunun düşünülmesi nedeni ile hastanede vakit geçirir. Hastaneden çıktıktan bir süre sonra eşi Emine Hanım vefat eder. Bir süre sonra hastanede kendisini "tedavi" eden doktorun kurduğu cemiyete ikinci eşi olacak olan Pakize Hanım ile tanışır ve evlenir. Ancak işten çıkarılması ile hayatı büsbütün yokuş aşağı gitmeye başlar. 

Tüm bu aksiliklerin arasında kahvede bir arkadaş ortamında Halit Ayarcı ile tanışması, Hayri İrdal'ın hayatını tümü ile değiştirir. Halit Ayarcı'nın saatçilerin tamir edemediği saati tamir etmesi, sohbetlerinde saatlere ve zamana dair anlattığı hikayeler Halit Ayarcı'yı çok etkiler ve "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nün temelleri atılır. Ve buradan itibaren Hayri İrdal bize enstitünün kuruluşu, büyümesi ve her şeyin tepetaklak oluşunun hikayesini anlatır.

Tabi tahmin edebileceğiniz üzere kitaptaki mevzu bahis enstitü nasıl kuruldu bunu anlatmak değil. Kitap 1962 yılında yayımlanmış. Ülkemizin o zamanki koşullarını düşünürsek hala kalkınmaya çalışan, kendini güçlendirmeye çalışan bir Türkiye. Bu esnada da kimi zaman doğru kimi zaman da yanlış adımlar atan bir ülkeyiz. Özellikle "batılılaşma" ile "batıyı taklit etme" kavramları birbirine girmiş ve modernleşme adı altında bazen oldukça gereksiz işlere girişebilen bir topluluk. Kitap karakterler ve temel aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile o zamanlardan başlayıp kanımca günümüze kadar süre gelen bazı kurumların ne derece gerekli olduklarını incelemiş. Malum kurumsallaşma adı alında müdürün yardımcısının yardımcısının asistan ihtiyacı olduğu ve ne iş yaptığından haberimizin olmadığı enteresan isimlerde pek çok kurum mevcut, ama sorarsanız hepsi elzem! İşte Tanpınar bu kitabında bu konuya parmak basmış ve kurumların insanların onlara olan ihtiyaçlarından dolayı değil, insanların keyfi durumlarına göre kurum türettiklerini çok güzel aktarmıştır. Kitabı okurken özellikle de enstitünün eleman alımı ve kadrolaşma sürecinin anlatıldığı kısımlarda aklıma şu fıkra geldi;


"Türk ve Japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verildi. 
Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu. 
Türk Takımında ise 2 kişi kürek çekiyor, 3 kişi şeflik 3 kişi müdürlük yapıyor 1 kişi de dümeni kullanıyordu. 
Her iki takımda, performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık döneminden geçti.
Büyük gün geldi ve iki takımda, kendini hazır hissediyordu. Japonlar yarışı bir kilometre farkla kazandılar... 
Yarış sonrası Türk takımı çok sarsılmıştı.Türk Şirket yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi. 
Yapılan araştırmalar, analizler ve uzun çalışmalar sonucu düzenlenen raporlara göre hata bulundu ve çözüm önerisi getirildi. 
Çözüm olarak yönetimdeki düzeni güçlendirmek için 1 genel müdür atandı, ve sandaldaki ağırlığı dengelemek için kürekçi sayısı da 1 e indirildi. 
Japonlara yeni bir yarış teklif etme kararı alındı. 
9 kişilik Türk takımı Japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden yapılandı. 
Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu. 
Türk Takımında ise yeni yapılanma şekli şöyleydi, 
1 Genel müdür 
3 Bölgesel müdür 
3 Dümen şefi 
1 Dümenci 
1 Kürekçi
İkinci yarışı Japonlar iki kilometre arayla kazandılar.Tepesi atan Türk şirketi yönetim kurulu hemen harekete geçti. Yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan kürekçi kovuldu,müdürlere ve diğer personele sorunun çözümüne olan katkılarından dolayı ikramiye verildi."

Tanpınar'ın edebiyatımızın en iyi yazarlarından olduğu su götürmeyen bir gerçektir. Kitabı okurken Hayri İrdal başta olmak üzere tüm karakterlerin zaman içerisinde kişiliklerinde meydana gelen değişimler çok güzel işlenmiş. Ayrıca "modernizm"e karşı yapılan eleştiriler de çok yerli yerinde olmuş. İnsanların nasıl  iki yüzlü olabildiklerini de insanların ve hatta ailesinin işsiz Hayri ile enstitünün kuruluşundan sonraki Hayri'ye yaklaşımlarından çok net görebiliyoruz.

Kitabı okuduktan sonra hakkında yazılan makaleleri incelerken çok enteresan bir bilgi ile karşılaştım. Ahmet Hamdi Tanpınar yaptığı bu modernizm ve batılılılaşma eleştirilerinin kendi başına sorun açmasını düşündüğü endişesi ile kitaba eklemek üzere Halit Ayarcı'nın ağzından Doktor Ramiz'e bir mektup yazmış ve aslında olan bitenin tamamen akli dengesi yerinde olmayan Hayri İrdal'ın notları olarak nitelendirmiştir. Ancak bunu kitaba eklememiştir. Mektup biraz uzun ancak kitabı okuyanlar için kitap bittikten sonra bir göz atılması gerektiğini düşünüyorum;

"Aziz Dostum,

Mektubunu ve beraberinde gönderdiğin rahmetli Hayrı İrdal’ın müsveddelerini büyük bir teessürle okudum. Zavallı dostumuza senelerce gösterdiğin candan alâkaya nasıl te­şekkür etmeli. Böyle bir şeye, aranızdaki münasebet dolayısıyle, hiç lüzum olmadığını bildiğim halde, içim sana karşı minnetle dolu.

Vefa’da, aynı sıralarda, mektep hayatı denen ve yalnız bizimki cinsinden dostlukların aydınlattığı o uzun can sı­kıntısında başlayan ve hemen hemen ömrümüz boyunca devam eden o güzel ve tatlı beraberlik nihayet bir tarafın­dan kırıldı. Mektubunda yazdıklarının hemen hepsine iştirak ediyorum. Bu yerinde duramayan fıkır fıkır zekânın, bu kadar hazin bir şekilde sönmesi elbette ki korkunç bir şeydir. Fakat ne yapabiliriz; insan talihi o kadar derinlerde, öyle kesif karanlıklarda hazırlanıyor ki… O kadar berrak bilgiyle söylediğin şeyler de gösteriyor ki, dostumuz baş­tan mahkûmdu. Bir taraftan korkunç düşkünlükler, öbür yandan uğradığı aile felâketleri, karısından boşanma ve onun ölümü, nihayet bugünkü nazariyelerin ışığı altında senin şüpheyle karşıladığın, fakat benim belki de bilgisizli­ğim yüzünden hâlâ inandığım, irsiyetten gelme zâlim im­kânlar, bu neticeyi adetâ baştan kat’ileştiriyordu: Parano­ya… Düne kadar bu kelime benim için deniz kızı, insan başlı at, filan gibi bir çeşit masaldı. Şimdi altında yaşadığı­mız o tehditkâr burçlardan biri oldu.

Mektubunda anlamadığım tek şey kendini itham etmen­dir. Sen elinden geleni yaptın. Bana kalırsa sadece kaybet­tiğimiz dosta acıyalım ve hatırasını son günlerin muzlim ışığından uzak tutmaya çalışalım.

Bilir misin ki bu mucize bende oldu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken hiç de kliniğine son ziyaretimde ya­tağının üzerinde oturmuş, iki eli başında düşünen ve biz­lere alâkasız, kendi kendisiyle konuşan adamı görmedim. Hatırıma hep Vefa’da geçirdiğim saatler, üniversite talebeli­ğinde o coşkun senelerimiz, nihayet Ankara’daki hayatı­mız geldi. Senin Numune Hastanesi’nde, benim bankada, Hayri İrdal’ın baroda çalıştığı, her akşam bir lokantada, bir eğlence yerinde buluştuğumuz, saatlerce gülüp eğlendiği­miz zamanlar…

Onu okurken, realitenin acılığından, insicamsızlığından ve hayata hakim abesden o kadar güzel intikamlar alan, bu acayip zekânın cümbüşlerini tekrar seyrettiğimi sanıyor­dum -Seyretmek kelimesi, burada öyle sanıyorum ki, tam yerindedir ve bütün bir karşılıklı vaziyeti ifade eder-, çün­kü Hayri’nin zekâsında ve konuşmasında daima spektaküler bir taraf vardı. O daima sahnedeydi. Ve biz onu çok de­fa böyle olduğunu bilerek dinler ve zevk alırdık.

Elbette ki, gönderdiğin müsveddelerin o konuşmalara benzemesini, realiteyle öyle sarmaş dolaş yürümesini, abes bir masallaştırmaya düşmeden hayattan intikamını alması­nı ben de çok isterdim. Fakat çeşitli hastalığın bu kadar yorduğu bir zekânın, hele bütün hızıyla kendisine çevril­diği bir devirde böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirdik. Bu mu­hayyel hatıraların asıl hızının, ifrata ve kendine çevrilmiş bir çeşit i’tisaf hissi olduğu muhakkak.

Bu işte ikimizin de çok hazin vaziyetlere girdiğimiz inkâr edilemez. Fakat çok defa katil, intihar, yangınla biten ve bu cinsten bir zihnî macerada bütün intellektüel silâh­ları kendisini hedef almış bir zekâdan ne beklenir. Hasta kelimesi, bütün bir mazeretler silsilesini beraberinde taşı­yan kelimelerdendir.

Oğlumun kullandığı bir tabirle -dün otomobil için söy­lüyordu- bizlere gerçekten kıydı. Fakat dediğin gibi bu işte benim senden daha talihli çıktığıma emin değilim. Çünkü sana hiçbir suretle yakışmayan, kimsenin inanmıyacağı lâ­tif budalalık isnadına karşı ben düpedüz sahtekâr ve do­landırıcı oluyorum. Seninkini son zamanlardaki doktor hasta münasebetinin ilham ettiğine hiç şüphe yoktur.

Yaşadığı korkunç birsamlar âleminde şahsiyetine getir­diği bu değişmeden elbette müteessir olmazsın. Eminim ki Sıhhatevi’nin sakinleri arasında sana bir ilâh gibi bakan yüzlercesi vardır.

Bana gelince, itiraf edeyim, aramızda daima iki taraflı bir kıskançlık vardı. Çelimsiz Hayri İrdal, bende bir takım fizik meziyetler, üstünlükler vehmeder ve bundan kendisi­ne bir yığın küçüklük azabları yaratırdı. Zaten bu, insan­dan kaçan, kimleri ve neleri kıskanmazdı. Ben ise onun zekâsına ve kalb kuvvetine karşı müdafaasızdım.

Müsveddeleri, isimlerde ufak bir değiştirme ile neşr et­men en doğrusudur. Hiçbir kıymeti olmasa bile kliniğinde senelerce tedavi görmüş bir hastaya ait bir vesikayı neşret­miş olacaksın.

Aziz Dostum, sen de biliyorsun ki, dünya birdenbire çok değişti. Kâhil ve muvazeneli insan birdenbire kendini büs­bütün başka işlere verdi. Dün ancak, büyük mânâlarında yaratılışın imtiyazlarına nail olmuş insanlara mahsus bir çalışma olan sanat, yavaş yavaş çocukların ve delilerin ma­likânesi oldu. Bu işe nasılsa kendini vermiş, aklı başında kahiller bile ancak onların maskesini takarak, onların mimiklerini ve anlarını taklid ederek bu işi yapıyorlar. Her tarafta deli ve çocuk ekspozisyonları, çocuk şiirleri ve daha hazini, deli mantığıyla konuşmağa çalışan insanların, akıllıların karnavalı var. Aristo’dan ve Leonard’dan kopmuş olmanın lâtif neticeleri içindeyiz. Bu kadar büyük safraları attıktan sonra bu mahsul değiştirmeye elbette şaşılmaz.

Asrımızın farikası olan bu cümbüşe elinde hazır fırsat varken sen ne diye karışmayacaksın.

Evet dostum, dünün sanatı, manastır veya medrese hüc­relerinde, atelyelerde, çalışma odalarında idi. Bugünküler tımarhane ve nursey’lerde oluyor. Yarın belki beşiklerde olacak.

Hem kitap, zannettiğin kadar mânâsız değil; daha doğ­rusu hezeyanında mûdhiş şekilde içtimai. İkimiz de öte­den beri Türk insanının içtimai bir devir yaşadığını ve me­selelerimiz içinde boğulduğunu düşündük. Hayri İrdal de­lilik nöbetlerinde bile -mektubunu hiç okumamış gibi ko­nuştuğum için kusura bakma, Hayri İrdal vak’ası için ver­diğin vazıh izahata rağmen bu kelimeyi kullanmam sırf fikrimi lâyıkıyle anlatmak içindir-, evet, delilik nöbetlerin­de bile sonuna kadar içtimai. Bu da gösterir ki, meseleleri­miz hepimizde en canlı noktalarımız. Başka bir meziyeti olmasa bile bu noktadaki ısrarı bence kâfidir.

Bütün bunları söylerken, şahsiyetimi, bu kadar değiştiri­ci bir aynada seyretmekten müteessir olmadığımı iddia et­miyorum. Hattâ daha ileriye giderek, yavaş yavaş kendim­den şüphe etmeğe başladığımı bile söyleyebilirim. Kimbilir, elime fırsat geçseydi… Bu korkuyu mühim bulursan, bana Sıhhatevi’nde küçük bir oda hazırla.

Sana gelince, hiç olmazsa böyle bir endişen yok; psika­naliz bugün bütün dünyada kabul edilmiş, kendinden ev­velki nazariyelerin birçoğunu, bir yığın tedavi sistemiyle beraber silmiş süpürmüş metodlardan biridir. Belki de insanoğluna tevcih edilmiş en berrak ışıklardan biri. Hasta bir muhayyilenin bu fantezisi seni elbette müteessir ede­mez. Hem canım kardeşim, etse bile ne çıkar. Tenkit, fikrî hayatın eşiği olduğuna göre ve bizde de itiyatlarımızın sansüründen kurtulmak mümkün olmadığına göre, bu işi ancak Hayri İrdal gibi, çemberin öbür tarafına fırlamışlar yapabilirdi. Bu itibarla güzel bir tahammül örneği vermiş olursun.

Dediğim gibi isimleri değiştir ve neşret. Yalnız Hayri’nin ismini olduğu gibi bırakmanı isterim. Bu isim bizim için çok azizdi. Ben kendi hesabıma, senelerce lezzetle dinlediğim ihtiraslarında, yalnız bu şakada olsa dahi onun deva­mını isterim. Hem hısım akrabası olmadığına göre, kimse­yi rahatsız etmiş olmayız.

Müsveddeleri gönderiyorum. Kitabın neşri için yapaca­ğım bir şey varsa bildirirsin. Burada herkes. Oradaki her­kesi kucaklıyor. Ben de öyle yapıyorum. Yani kollarımın arasındasın.

İmza

Hamiş: Müsveddeleri karım çok hazin buldu ve bana göstermeden galiba biraz ağladı. Bilirsin ya ağlamamak ev­lenmemizin tek şartıdır. Kızımla oğlum pek beğendiler. Kı­zım Zehra, adının hikâyeye girmesinden pek memnun. Sa­kın amcam değiştirmesin, diyor. Dedim ya dünya acaipleşti. Tekrar sevgiler.”

Kitaba Puanım 4/5

"Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Newton başına düşen elmayı,elma olmak haysiyetiyle mütalaa etseydi belki çürümüş diye atabilirdi. Fakat O böyle yapmadı. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Azami istifadem ne olabilir?"

"Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?"

"Modern hayat, ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder."

"O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta “hep”i elde etmek için “hiç”in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti."

"Zanaatkârın yerini tüccarın alması acınacak şeydir hakikaten!"

"Sabır, insan oğlunun tek kalesidir..."

"Ancak insana alışmamış olanlar başkalarının hürriyetine karışabilir!"

"Hayatta uğradığımız bütün güçlükler az çok kafamıza gelen ilk fikirden bir türlü silkinip çıkamayışımız yüzünden değil midir?"

"Hayat denen bir şey vardı. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Kızıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, alâkadar oluyorlar, seviyorlar, ıstırap çekiyorlar, fakat yaşıyorlardı. Kendisi niçin yaşamayacaktı? Hele bütün etrafın haset ettiği imkânlar elinde iken..."

"İnsanoğlu insanoğlununun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz."


"Siz kelimelerle zehirlenin durun, hayat her gün yeni bir şey keşfediyor."

"Siz bana yalnız dümen ve bacası olan bir gemi ile yolculuğa çıkmamı teklif ediyorsunuz. Hayır, gemi dediğin bir bütündür. Makinası, küpeştesi, güvertesi, daha bilmem her şeyi, kamarası, kaptan köprüsü... Hepsi ile bütündür. Kaptandan farelerine varıncaya kadar! Bana, gemime tayfa, yolcu ve fare bulun, anladınız mı? Dar kadro demek çalışmamak demektir. Bir müessese canlı bir mahlûktur. Mide, kol, bacak... Hepsi lâzım. Hattâ daha ileriye giderek lüzumsuz unsurlar bile bulunmalı, diyeceğim."

Keyifli okumalar =)

Sitting Panda
Google Plus'ta Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder