Gölgesizler - Hasan Ali Toptaş


Kitabın Adı: Gölgesizler
Yazar: Hasan Ali Toptaş
Yayınevi: İletişim Yayıncılık
Basım Tarihi: 2016 (12. Baskı)
Sayfa Sayısı: 232
Merhabalar!

Daha önce Hasan Ali Toptaş'ın bir şiir kitabını okumuştum, roman türündeki yazıları ile de ilk defa Gölgesizler ile tanıştım. İlk olarak 1993 yılında yayımlanan kitap, Yunus Nadi Roman Ödülü'ne de layık görülmüştür. Gelin kitabın detaylarına birlikte bakalım.

Varlığından şüphe ettiğiniz insanlar, yaşayıp yaşamadığınızdan emin olmadığınız olaylar oldu mu hiç? Hani bir anı düşer aklınıza, heyecanla o anınızda yanında olduğunuzu bildiğiniz arkadaşınıza anlatırsınız, "hatırlar mısın şöyle şöyle olmuştu" dersiniz, ama anınızda kanlı canlı karşınızda dikilen insan "hayır hatırlamıyorum böyle bir şey olmadı" der ve "nasıl olmadı ya" dersiniz ve detaylarda boğulursunuz. O anının içinden çıkmak için debelendikçe daha da batarsınız dibe, anıdaki insanların yüzleri çamura bulanır, mekan da sizinle beraber dibe batar da sonra siz de şüphe edersiniz olan bitenden. İşte Gölgesizler de tıpkı böyle hayal ile hayatın, var olan ile düşlenenin birbiri içinde doğal bir denge ile harmanlanıp eşsiz bir tat haline geldiği çok farklı bir roman. Sadece düş ile gerçek değil zaman ve mekan da bir o kadar iç içe girmiş ki kendinizi taşra ile şehir arasında aynı hayatları paylaştığını düşündüğünüz insanların ruhları arasında gezinirken buluyorsunuz. Konusu nedir derseniz açıkçası bir şey söylemek istemem, çünkü okuyan her kişinin kendince yorumlayıp kendince bir konu çıkarması gerektiğini düşündüğüm bir kitap. Kendi hayatındaki varoluşları ve yok oluşları zihninin süzgecinden geçirmesine yardım edecek biri kitap. Peki neden "Gölgesizler" derseniz işte o konuda söyleyecek iki kelamım var. Kitap boyunca adı geçen her karakterin varlığını sorgularken buluyorsunuz kendinizi. Acaba Nuri köy halkının sadece düşlerde yarattığı bir adam mıydı, Güvercin hakikaten kayıp mı olmuştu yoksa hiç mi var olmamıştı? Ya şehirdeki berberin çırağı? Hakikaten ustası onu markete mi göndermişti? Oysa berber koltuğundaki adam onun varlığını hiç bir zaman hatırlayamamıştı.. Peki ya berberdeki yazar? Şehrin sokaklarında dolaşırken hikayesinin başladığı berber dükkanına tekrar gitmek istediğinde sokaklarda kaybolduğunda, hakikaten berber dükkanı var mıydı diye düşündürmedi mi hiç?

Kitabın konusundan bağımsız Toptaş'ın cümleleri alıp sürüklüyor sizi bir yerlere. Her bir kahramanın ruhunun boşluklarına sızıyorsunuz anlatılanlarla, o boşluklara yerleşiyor, orada büyüyor, o boşluğu büyütüyorsunuz. Sonra yeriniz dar geliyor olacak ki, Toptaş sizi alıp başka bir ruhun kalıntılarının boşluklarında büyütmeye başlıyor bu sefer de. Cennet'in oğlu ile deliriyorsunuz, Güvercin ile sırlara gömülüyorsunuz, Muhtar ile yokluklar altında eziliyor, bekçi ile olan biteni sorguluyorsunuz. Ne demişti yazar "Cennet’in oğlu kendini kendi varlığında yok etmişken, gerçekten kadının dediği gibi bir kez daha yok olmuşsa durum kötüydü. Bu işin sonu yavaş yavaş köyün tamamen yok olmasına dek gidebilirdi. Belki köy zaten yoktu da bunu kimse anlayamıyordu henüz; köylülerin hepsi alışmıştı yokun varlığına..." Belki siz de içinizdeki "yok"ların öykülerini çıkarırsınız okurken...

Kitaba puanım 4/5

"Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti... Her gün her yerde karşılaşacaktı eskisi gibi, sesi işitilip kokusu duyulacak,ama asla ona ulaşılamayacaktı...Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi..."

"Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan gecen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa ayni anda iki taraftan da bakabilirdi. Hiç kuskusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse görse, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakin bir uzaklıktan... Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanin kendisi olduğuna inanmak istemezdi. Peki, ya pencerenin karsı tarafındaki; o inanır miydi aslında kendisinin öteki olduğuna?"

"Belki de bu yüzden delirmişti Cennet'in oğlu; kendini kendine gömebilmesi için delirmesi, delirmesi için de herkesten akıllı davranması gerekmişti."

"Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür."

"Hatta bağıramıyordu bile; ya da öyle inanılmaz bir şiddetle bağırıyordu ki, kimse işitemiyordu.."

"Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani... Koşarsın koşarsın da varmazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..."

"Bu arada, doldurduğu boşluğun (artık kim biçmişse) tam da bedenine uyduğunu düşünüyormuş."

"Deniz çölün düşüymüş belki, ya da çöl denizin; bilinmiyor."

Keyifli okumalar =)


Sitting Panda
Google Plus'ta Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder