Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar


Kitabın Adı: Puslu Kıtalar Atlası
Yazar: İhsan Oktay Anar
Yayınevi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2016 (56. basım)
Sayfa Sayısı: 238
Bugün blogda hakkında bolca methiyeler düzülen ve okuduktan sonra söylenen her bir güzel sözü ve çok daha fazlasını hakettiğine inandığım bir kitap bizlerle, İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası! Bazı kitapları okumakta neden bu kadar geç kaldığımı sorgular oldum sık sık!

M.S 1681 yılının İstanbul'undayız yani o zamanın Konstantiniye'sinde. Hal böyle olunca kitabın dilinde de eski Türkçe'ye dair izleri ziyadesi ile bulmak mümkün oluyor. Peki dili bizi yoruyor mu? Asla! Aksine bir masal diyarına düşmüşüz de, birileri bizi oradan oraya sürüklerken tatlı bir masal dinliyormuşcasına kelimelerin arasında süzülüp duruyoruz. Galata'ya yanaşan bir gemiden inen Arap İhsan, kulağından tuttuğu Alibaz isimli bir çocuk ile şehre girmesi ile başlıyor hikayemiz. Bir hışımla şehre giren Arap İhsan Efendi, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi'nin evine gitmiştir. Uzun İhsan Efendi İhsan Oktay Anar'ın sanırım edebiyatımıza kazandırdığı en güzel karakterlerden biridir. Düşler aleminde yaşamayı tercih eden Uzun İhsan Efendi, uyku ölümün kardeşidir mantalitesi ile içtiği bir uyku şurubu sayesinde hülyalar alemine dalar ve bu süreçte gezip gördüğü yerleri uyandığında çizerek bir atlas oluşturur. Arap İhsan Efendi'nin İstanbul'a gelip yeğenini ziyaretinin asıl sebebi ise bulduğu bir kitabı şehirde birine tercüme ettirecek olmasıdır. Tercümesi biten kitabın Uzun İhsan Efendi'ye emanet edilmesi ile varolmak üzerine düşündürecek bir maceraya da adım atmış oluruz. Emanet edilen bu çeviriyi okuyan Uzun İhsan Efendi, her bilgiden şüphe eden, şüphe ettiği için de kendi varlığını ispatladığı sonucuna varan bir yazı ile karşılaşır. Yani "düşünüyorum, öyleyse varım.".İşte her şey bundan sonra başlar. Uzun İhsan Efendi şüphe etme ve varoluş üzerine düşünmeye başlarken biz de onun düşlerinde uzun bir yolculuğa çıkarız. Onun hayallerinden, rüyalarından ve düşüncelerinden süzülenlerin bir araya getirilmiş olan atlası savaşa gitmek üzere olan oğluna teslim eder ve maceraya böylece başlar. Yalnız oğlunun bilmediği bir şey vardır ki, aslında babasının emaneti olan bu atlasi onun yaşayacağı maceraların bir teminatı niteliğindedir.

Kelimelerle anlatılması çok da mümkün olmayan bir eser Puslu Kıtalar Atlası. Nevi şahsına münhasır derler ya, işte bu sıfatı hakeden bir kitap. Her bir kahramanı önemli, her bir satırı değerli. İnsanı okurken bambaşka alemlere sürükleyen bir eser. Bu yüzdendir ki oturup size kitabın konusu şu demek istemiyorum, çünkü bunun için kitabın tamamını anlatmam gerektiğine inanıyorum. Ama kitabı en iyi anlatan satırlar sanırım size alıntılayacağım şu satırlar; "Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hâlâ malûm konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu… “Rendekâr doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makûl. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.” 

Hala okumadıysanız, benim gibi pişmanlık yaşamamak adına bu masal tadında kitabı bir an önce elinize alın derim!

"Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"

"Onun dünyasına aşina olmayanlar, rüya görmediği için üzülen bu oyunbaz çocuğun aslında alacalı düşler kadar renkli bir alemde yaşadığını nereden bilebilirlerdi?"

"Rendekâr yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.’’

"Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı."

"Adına DÜNYA dediğimiz kitabı oku!"

"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmelerine izin vermiyorlardı."

"Her şey ben ve benim düşüncelerimden ibaret olsa da bu dünyada yaşamak zevkli bir şey."

"Ben bu dünyaya bilmek için geldim. Benim için kutsal bir şey varsa o da bilgidir, gerek bu dünyanın, gerekse öte dünyanın bilgisi."

Keyifli okumalar =)

Sitting Panda
Google Plus'ta Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder