Piraye - Canan Tan


Kitabın Adı: Piraye
Yazar: Canan Tan
Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 435
Selamlar :)

Türü pek benlik olmasa da tavsiye üzerine alıp okuduğum bir kitabı bugün sizlerle paylaşmak istiyorum, Canan Tan-Piraye. Canan Tan'ın okuduğum ilk kitabı Piraye oldu, tek kitapla yazar hakkında herhangi bir yargıya varmak istemediğim için daha çok kitapla ilgili fikirlerimden bahsedeceğim bu yazıda.

Piraye denince kim gelir akla? Nazım Hikmet'in uğruna şiirler yazdığı karısı değil mi? Tabi peşinden de yıllarca hapishane yolu gözlese de aldatılan kadın Piraye değil mi? İnsan gönlüne söz geçiremez, bunu anlarım da, dört duvar arasında aşk üçgeni kurabilmek ayrı bir meziyet. Neyse bu çok derin ve çok başka bir mevzu. Biz kendi Pirayemize dönelim değil mi. Canan Tan'ın kitabına adını veren başkahramanımız Piraye adını Nazın Hikmet'in karısından almıştır. Piraye'nin Nazım'a hayran babası iki kızına da Nazım'ın hayatında iz bırakan isimleri seçmiştir. Gelin görün ki nerden bilebilirdi babası kızının da tıpkı Nazım'ın Piraye'si gibi bir erkek yüzünden bitmek tükenmek bilmeyen acılar çekeceğini?

Dişçi bir babanın iki kızından küçüğü olan Piraye, kendi hayallerinin peşinden gitmek yerine baba mesleğini yürütmesi için yönlendirilince kendini diş hekimliği bölümü okuyan edebiyat tutkunu bir insan olarak bulur. Edebiyat ateşi yüreğinde yanarken zaman acı gerçekleri onun da önüne koyar ve belkide pek çoğumuz gibi tutkusunu bir yana bırakır, mesleğinin peşinden gitmeyi seçer. Tam da bu dönemde Piraye'nin yüreğinde başka bir ateş daha yanmaya başlar, aşk ateşi. Piraye, içindeki edebiyat ateşinden de baskın çıkan bu aşk ateşe direnemez ve kendini evlilik yolunda bulur. Ancak hayatın toz pembe bulutlar ile çevrili olmadığını anlaması uzun sürmeyecektir. İstanbul'un rahatında yetişmiş, ailesinin göz bebeği bir kız iken kendini Diyarbakır'da aşiret hayatının hüküm sürdüğü bir ailenin oğlunun karısı olmaktan ve hatta tek işlevi soyun devamı için erkek çocuk doğurması beklenen biri olmaktan öte gidemeyeceği bir hayatın ortasında bulur. Bir de elinden tutan adam o eli iyi tutamayınca, hem çevresi ile hem de kendi içinde kendi ile savaş veren Piraye'yi buluruz karşımızda. Bu savaşta kimi zaman güçlenecek, kimi zaman dibe vuracak, tabiri caiz ise küllerinden yeniden nasıl doğacağını bize gösterecek Piraye.

Aslında konu biraz klasik bir hikaye, ancak bu toprakların en bilindik hikayelerinden biri. Bu yüzden okurken yabancılık çektirmedi, ama tabi bu yanı ile yürekte bir sızı bıraktı. Kitap yaklaşık 450 sayfa olmasına rağmen bir çırpıda bitti, dili oldukça akıcı, okuması oldukça kolay geldi. Ancak tabi bu eleştirmeyeceğim anlamına mı geliyor, tabiki hayır. Genel olarak bende hoş bir tat bırakmış olsa da bazı konularda kafamda soru işaretleri bıraktı. Kitapta solculuk gibi geniş ve derin bir kavramdan bahsediliyor, ama fazlası ile yüzeysel. Bana kalırsa Piraye ve babasının karakterini daha iyi anlatmak için bu konuyu biraz daha irdeleyebilirdi yazar. Piraye'nin sadece dilinde olan "solcuyum" lafı ve Nazım okumasının belirtilmiş olması bu kavramı bende derinlemesine uyandırmadı. Sanki az daha eşelenebilirdi bu kısım. Bunun yanında; Piraye'nin evlendiği adamdan önceki aşk hayatı bana biraz fazla uzun anlatılmış geldi. Hikayenin geneline bakıldığında anlatılmak istenenin kültür çatışması nedeni ile hayatı çıkmaza giren bir kadın olduğu düşünülürse, özellikle kocası ile tanıştıktan ve evlendikten sonrası (özellikle evliliği) çok daha derin işlense sanki maalesef yurdumuzda yaşanan kadın sorununa daha güzel ayna tutabilirdi Canan Tan. Biraz spoiler geliyor okumak istemeyeni bir sonraki paragrafa alalım - özellikle evliliği, hamileliği, doğumdan sonra kız çocuk doğurduğu için gördüğü baskı, üzerine kuma getirilmesi bir çırpıda geçti gitti. Bu açıdan benim "ama neden" diye sorgulamama sebep oldu.

En keyif aldığım kısımlarından biri de, Diyarbakır'ın tarihi yerlerinin, kültürel yapısının anlatıldığı kısımlar oldu. Burada Canan Tan'ın betimleme gücü oldukça hoşuma gitti. Kendimi o tarihi yapılar arasında dolaşıyor gibi hissettim. Bir de bahsedilen her eserle ilgili internetten de daha detaylı yazı okuyunca insan sahip olduğu ama fikrinin olmadığı (en azından kendi adıma) bu zenginliklere şaşıp kalıyor.

Lafı çok uzattım, toparlayalım. Efendim romantik kitaplardan, biraz pembe hikayelerden, biraz da dramdan, bunların harmanlanmasından hoşlanıyorsanız tam size göre bir eser diyebilirim. Tür olarak çok benlik olmasa da yazarın kesinlikle kendini okutan bir kalemi var ki okurken sıkılmadan çok rahat sonunu getirebildim.

Bir de söylemezsem içimde kalacak, elinden tuttuğunuz kadının yanında duramayacak erkekler, bir zahmet hiç tutmayın ki kendinizle beraber o kadını da kendi çaresizliğinize sürüklemeyin. Kamu spotumuzu da verdiğimize göre alıntılara geçebiliriz.

"Kör bir kuyunun dibine vardıktan sonra, yitirilecek hiçbir şey kalmadığı bilinci, umulmadık bir güç veriyor insana."

"Seni tanıyamıyorum artık derken ne kadar da haklıydın. Ben de seni sevdikten sonra kendime hiç rastlamadım."

"Bence aşk aranmamalı, kendi kendine gelip sahibini bulmalı.."

"Nasıl güveneceğim karşımdaki insana? Her an yüzüstü bırakılıverme korkusunu silip atabilir miyim yüreğimden?"

"Onu bu hale getiren insana mı yoksa yazgıya mı isyan edeceğimi kestiremiyorum."

"Gönül ağzına kadar dolu. Sen diyorum İstanbul geliyor aklıma. İstanbul diyorum sen. Sen şehrim kadar güzelsin. Şehrim senin kadar acılı."

"Küçücük bir kum tanesi, bedenine yerleşen. Ya özümseyeceksin ya da irinleşecek derinliklerinde. Sancılı kıvranışlarla atıvereceksin uzaklara. Geldiği yere, belki de bambaşka diyarlara savrulup gidecek."

Keyifli okumalar =)

Sitting Panda
Google Plus'ta Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder