Kitab-ül Hiyel - İhsan Oktay Anar


Kitabın Adı: Kitab-ül Hiyel
Yazar: İhsan Oktay Anar
Yayınevi: İletişim Yayınları
Basım Yılı: 2015 (27. basım)
Sayfa Sayısı: 154
İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nın ardından çıkan Kitab-ül Hiyel bugün blogda. 2017 yılı içerisinde yazarın tüm kitaplarını okumak gibi bir hedef koydum kendime. Kalemi ve anlatış tarzı ile bizler adeta gerçek dünyadan çıkarıp masallar aleminde dolaştırıyor Anar.

Gelelim kitabımıza. Önce adından başlayalım. Nedir bu "hiyel"? Yazarın kendi kaleminden cevabı da kitabın içerisinde buluyoruz. "hiyel ilmi, emirlere asla karşı gelmeyecek sadık köleleri, yani makineleri yaratma sanatıydı". Eski zaman mucitleri Anar'ın kaleminde can buluyor, İstanbul semalarında süzülüp bizlerin eline konuyorlar. Üç hiyelkar halef-selef ilişkisi içerisinde zamanının çok ilerisinde mucizeler yaratmaya çalışırlarken, hiylekarlar da boş durur mu? Elbette durmaz. Meyve veren ağaç taşlanır misali hiyelkarlarımız, hiylekarlar ile icatları arasında, hayalleri ve gerçekler arasında çetin bir mücadele sürdürürler.

Yâsef Çelebi ile başlıyor hikayemiz. Genç bir demirci çırağı olan Yâsef Çelebi, imal ettiği kılıç nedeni ile eleştiri oklarını üzerine çekmiştir. Eşitliğe aykırı olduğu iddia edilerek, bu kılıcı imal eden kişinin de adil çalışmadığı  öne sürülür ve yetkileri elinden alınır. Peki bu Yâsef Çelebi için bir son muydu? Elbette hayır. Kendini hiyel ilmine adayan Yâsef Çelebi türlü türlü makinalar icat etme yoluna düşer. Debbabe yani tank ile başlayan hayali, gemiler için top atma mekanizmaları geliştirmeye, oradan da bir tahtelbahir yani denizaltı icat etme çalışmalarına kadar gider. Padişahın gözüne girmek amacı ile çıktığı bu yolda kendi icatlarından dolayı ölüm ile burun buruna gelince Yâsef Çelebi için hiyel ilmi rafa kalkar. Ancak yanında bulunan kölesi Calud için aynısını söylemek pek mümkün değildir.

Calud köle olmasına karşın Yâsef Çelebi'nin yanında kendisini o kadar geliştirmiştir ki, hiyel ilmini devam ettirebilecek bilgi birikimi elde etmiştir. Ancak soyunu devam ettirme ve devr-i daim makinesi icat etme takıntısı arasında sıkışıp kalması ve ikisini de bir araya getirme çabaları Calud'un sonunu getirir. 

Calud'un ardından onun kendi çırağı Üzeyir Bey'in öyküsü bizi karşılar. Üzeyir'in hikayesi diğerlerinden daha farklıdır. Devr-i daim makinasını icat etmeye ömrünün yetmeyeceğini anlayan Calud, Üzeyir'i bir proje olarak yetiştirir. Calud'un onu yetiştirme şeklinden dolayı evden dışarı adımını atmaya korkan ve ruhu ile beyni Calud'un hırsları ile kirlenmiş Üzeyir'in, normale dönebilmesi için yeniden doğuş yaşaması gerekmektedir. Üçüncü ve son bölümde de işte Üzeyir'in yeniden doğuşunun hikayesini okuyoruz.

Ben kitabı çok beğendim. İçerisinde eski zaman mucitlerinin anlatılan icatlarının çizimlerinin ve nasıl kullanılması gerektiğinin planlarının olması kitabı benim açımdan bir üst noktaya taşıdı. 157 sayfa olmasına karşın, hem Anar'ın üslubundan dolayı hem de bu teknik yapıların anlaşılabilmesi için dikkat gerektiğinden ötürü okurken biraz vakit alan bir kitap. Anar'ın kendine has üslubu bende her daim güzel tatlar bırakıyor. Sıradan roman anlayışından uzak, kendine has bir anlatış tarzı var yazarın. Ayrıca bu kitaptaki hikayelerin yazarın ilk kitabını okuyanların yakından tanıyacağı Uzun İhsan Efendi'ye dokunuyor olması da eski bir dosta rastlamış izlenimi bıraktı bende, ki bundan fazlasıyla keyif aldım :) Kıssadan hisse, İhsan Oktay Anar bize bilgi iyidir, ancak bilgi ile hırs arasındaki dengeyi koruyamayıp, iktidar amacı güderek büyütülen bilgi ve bunun getirdiği doyumsuzluğun farkına varamayınca insan, hayaller ile hayatlar arasındaki derin uçurum kaçınılmaz olur demekte. Eleştirel açıdan da beni fazlası ile doyuran bir kitap oldu, okuyun okutturun efendim :)

"Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir, bilir misin? O, insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların, kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder. Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böylece sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneğini kullanırlar. İcat ettiğin silah işte onların tutkularını büyütecek ve zulümlerini arttıracak. Sen onların kollarını uzattın. Oysa kılınçlar yeterince uzun değil miydi?”

"Oysa zayıflık denen şey hayat, iktidar ise ölüm değil miydi? O, tabiatın kuvvetlerine hükmetmeye çalışmış, ama aynı kuvvetler onu, yarattığı canavarın içinde kıstırmışlardı."

"Mucizelere inanması gerektiğini, çünkü mucizelerin gerçeklik duygusunun değil, gerçeğin bir parçası olduğunu anlatıyordu: Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi. O her bakımdan şaşılacak, hayret edilecek ve hayran olunacak bir yaratıydı."

" dayak yemenin değil de dayak yiyen birini seyretmenin daha sindirici olduğunu bildiğinden, çocuğun gözleri önünde o masum Davud'a kötek üstüne kötek atıyordu."

“Dünyayı kendisine benzer çocuklarla dolduracaktı. Git gide büyüyen, genişleyen ve çoğalan zürriyeti tıpkı onun gibi olacak, onun gibi düşünecek, onun gibi giyinecek, onun bildiklerini bilip bilmediklerini bilmeyecekti.”



Keyifli okumalar =)

Sitting Panda
Google Plus'ta Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder